Son iki yıldır Godot’u bekler gibi beklediğimiz yasanın arz-ı endam etmesiyle artık daha emin konuşabiliriz. Evet, bir dönemin sonuna geldik. Bakûr özelinde kestirmeden söylemek gerekirse “soğuk savaş imalatı, modernist Kürtlüğün domine ettiği ideolojinin” sonuna geldik.
Ancak burada bir ayrım yapmak derdimizin doğru anlaşılması için elzem görünüyor. Bir kere silahların yakılması, şiddetin Kürt davasından tasfiye edilmesi ve de örgütün feshedilmesi her halükarda tarihsel önemdeki gelişmeler olup behemahal desteklenmesi gerekir. Ama beri yandan bu gelişmenin uzantısı olarak kurgulanan ve bizi yakından ilgilendiren teorik ve politik yenilenme devinimi de var. Bu kritik ayrımın anlamı şurada gizli: ilkine destek veren, ikincisine destek vermiş olmadığı gibi; ikincisini red eden, ilkini de red etmiş olmuyor. Bu gelişmeler kimi açılardan bambaşka pozisyonlar üstlenmeyi gerektirir. Silahların yakılmasına gördüğüm kadarıyla kimse yas tutmuyor, hatta birçoğumuz bunu geç kalmış bir karar olarak yerinde bulduk.
Diğer bir ifadeyle silahların yakılması pek tabi ki sembolik önemi haiz bir olaydı ve Kürtlerin geniş kesimleri bunu alenen olumladı. Ne var ki bir adım sonrası tufandı. Tufandı çünkü tarihsel Kürt davasından nedameti andıran çıkışlar, kültüralizm gibi minimal taleplerin dahi gündemden çıkarılması, bir tarafta ulus devlet felsefesinin reddi ile öbür yandan hakim ulus devlete iltihak manasına gelen söylemsel güzelleme yığınağı Kürt kamuoyunda şaşkınlık ve şüphe uyandırmış bulunuyor. Sanki yakılan silah değil de, Kürtlerin tarihsel haklarıymış gibi bir hava oluşturuldu.
Eşitlik Fantezisi ve Modernist Hudut
Bir keresinde “şiddet yeni bir toplumun ebesi rolünü oynar” demişti Marx. O halde tersinden soralım: yeni bir toplum, yeni bir kavrayış, yeni bir mefkure şiddet araçlarının yakılmasından da doğabilir mi? Silahların yakılması, yeni bir toplum için ebe rolünü oynayabilir mi?
Bir kısım arkadaşımıza bakılırsa, evet oynayabilir; zira ilk adımı atılan süreç, peşi sıra atılacak adımlarla domino etkisi hükmünü icra edecek ve en azından Kürt hakları bağlamında sürecin finali eşitlikle sonuçlanacak. Böyle bir tasavvurun, Apocu siyasetin organik havzasında epeyce bir alıcısının olduğu açık.
Ben işin finalinin böyle olmayacağını düşünenlerdenim. Zira bu fikri ileri sürenler Ranciere’ci manada eşitliğin zaten verili bir durum olduğunu, yapılacak şeyin cumhuriyetin kurucu dönem ruhunun eşitliğini hatırlamak ve pratize edilmesini sağlamak olduğunu vazediyor. Bana kalırsa bu önerme de-kolonyal bir eşitlik fikrinden değil, tek taraflı beklentiden doğan bir kardeşlik fantezisinden ve de hayali bir tarihsel dönemden hareket ediyor. “Eşitlik” fikriyatının de-kolonize edilmesinin dahi teklif edilemediği bir ortamda olan şeyin basitçe kolonyal iddialardan vazgeçmek suretiyle bir entegrasyon süreci olduğu açık değil mi?
Bütün bunlara rağmen ulusal kurtuluş mücadele tarihinde “silahlara veda” politikası hemen her zaman bir milattır ve dahi silahların yerine neyin konulacağı, tartışılması gereken en anlamlı stratejik özdür. Zaten Marx’ın imgesiyle işaret ettiğimiz yeni bir toplum için ebe rolü tam da bu noktada anlam kazanacaktı. Ne var ki işin teorik yeniden inşa kısmı o denli entegrist bir ruhla lanse edildi ki, şiddet sonrası Kürt anti kolonyalizmi için yeni bir sayfa açılması imkanı neredeyse tamamen ortadan kalkmış bulunuyor. İş neredeyse Türklüğe ihtidaya gelip dayandığı için, yeni sayfa bağlamında ne Gandi’ci bir siyasetin olanakları üzerine konuşabildik ne de Thoureau’cu felsefenin Kürdistanileşmesi ihtimalini düşünebildik. Hareketin liderleri yeni dönemin ideolojik ve politik bağlamını “kültüralizme bile gerek yok” noktasına çektiği için sürecin Mandela’laşması ihtimali zaten uçup gitti, hiç değilse süreçten bir Kürt Senghor çıkarmak bile şüpheli hale geldi.
Oysa Kürt siyasal tarihinde şiddetin tamamen rafa kaldırılması, bunun yerine şiddetsizlik felsefesinin siyasal araçlarının ikame edilmesi, yeni bir sayfa açılması için eşsiz bir fırsat sunuyor/du. Fakat bu yeni sayfa daha şimdiden “devletleştirildiği” veya devlet lehine “ipotekleştirildiği” için sivil siyasetin anti kolonyal bir sayfada neşvünema bulma ihtimali şimdiden imkansıza yakın bir hale getirildi. Görmek istemeyenler için altını kalın bir şekilde çizelim: işin umutsuzluk ilkesine bağlandığı yer tam da burası.
Bütün bu sebeplerle birbirimizi kandırmaya hiç gerek yok, aşağıda ayrıntılarıyla göstereceğim üzere 1960’lardan kaynağını alan anti kolonyal Kürt fikriyatının infilak ettiğini iddia ediyorum.
Son yarım yüzyıllık mücadelede geldiğimiz yer hala büyük oranda üstad Xanî’nin dizelerinin şu koyu gölgesi:
“Aya bi çi wechî mane mehrûm?
Bilcumle ji bo çi bûne mehkûm?”
Özellikle ikinci dize bağlamında şu soruyu sormamızın vaktidir: iyi ama verilen bunca mücadeleye rağmen neden dolayı hala yönetileniz? Kritik soru/n tam da bu!
Bununla birlikte yazıya trabzan niyetine yakınlarda piyasaya çıkan Benjamin Zachariah’ın hayli önemli bir çalışmasını zikretmem gerekir. The Postcolonial Volk ismini taşıyan kitap bir post-kolonyal, de-kolonyal eleştiri çalışması olarak öne çıkıyor. Yazara bakılırsa post kolonyal literatür ve de-kolonyal perspektif, bir kaç yönden ezilen halkların yükünü ağırlaştırmış, özgürlük yürüyüşünü sabote etmiş gibi görünüyor. Bu sebeple her iki düşünsel kuram ile teorik hesaplaşmayı önümüze koyuyor. Ben de bu yazıda bu iki kavrayışa ek olarak anti kolonyalizmi de eklememiz gerektiğini ileri süreceğim.
Bana öyle geliyor ki; bizim hala yönetilen ünitesinde kalmamızın bir sebebi de, 1960’ların ortasında inşa edilip, daha sonra Apocu hareket eliyle carileştirilen anti kolonyal fikriyattır. Fakat şunu açıklığa kavuşturmalıyız: sorunu bizzat modernist ve soğuk savaş düşüncesinin içeriğiyle donatılan 1960’ların anti kolonyal fikriyatında mı aramalıyız yoksa bu fikriyatı kendi müktesebatı doğrultusunda politikleştiren, dönüştüren ve hatta şu günlerde kadükleştirip self oryantalize eden Apocu hareketin anti kolonyal fikriyatında mı aramalıyız?
Öyle ya da böyle bizim tez elden oturup Kürt anti kolonyalizmi üzerine yeniden düşünmemiz gereken zamanlardayız. Nasıl olur da kolonyal makine bütün departmanlarıyla tıkır tıkır işlerken, anti kolonyal teorimiz patladı? Kürtlerin anti kolonyal teorisi, hangi kırılmalar sonucunda egemen yapının sunduğu meşruiyet sınırlarına çekilme noktasına geldi? Bir anti kolonyal felsefe nasıl olur da tarla köleliğinden, ev köleliğine geçişe cevaz verebilir? Anti kolonyal hatta post kolonyal tahayyül nasıl olur da egemen devlete kayıtsız şartsız iltihak etmeyi vaz edebilir? Fanon diye yola çıkanlarımız nasıl oldu da Senghor’a bile rahmet okutacak bir kıvama geldi?
Önemle altını çizmek isterim: bahsettiğim anti kolonyalizm infilakının, tarihsel Kürt anti kolonyal ruhu ile alakası yok; 1960’ların ortalarında inşa edilen modernist bir siyasal akıl ile sınırlı olarak konuştuğumu belirtmek isterim. Diğer bir ifadeyle Ankara’dan başlayan modernist Kürt anti kolonyalizm fikri yine Ankara’da entegrasyon fikri ile son bulmuş görünüyor. Eğer durum buysa bunu nasıl açıklayacağız?
1960’ların Mirası ve Soğuk Savaş Kalıpları
Bir kere ben infilak edenin sadece Kürt anti kolonyalizmin araçsal modernitesinin olmadığına inanmaktayım. Diğer bir ifadeyle sadece araçsal Kürt anti kolonyalizmi değil, 1960’lardan kaynağını alan Kürt anti kolonyal fikrin de patladığını ileri sürüyorum.
Bu anlam krizini sadece Kürdistan İşçi Partisine özgüleyip olan biteni anlamaya çalışmak eksik bir yaklaşım olsa da bu yazıda ağırlıkla Apocu hareketin anti kolonyal fikriyatının patolojisine değineceğim. Ama şu da var ki 1960’ların anti kolonyal fikriyatını temel alan diğer hareketlerin de ne bu fikriyatı kitleselleştirebildiğini, ne bu fikriyata düşünsel bir derinlik kazandırdığını, ne de bu fikriyatın siyasal gereksinimlerini yerine getirebildiğini görmemiz lazım. Diğer bir ifadeyle bu hareketlerin elit, düşünsel açıdan kısır ve modernist bir paradigmaya sıkışıp kaldığını baştan tespit edelim.
Öte taraftan bu konuyu tartışmaya başladığımızda Apocu hareketin organik entelektüellerinden bir çok kişi, işin perde arkasında başka şeylerin döndüğünden, genel teorik çerçeveden ödün verilmeden siyaseten güncelleme ya da taktik yapıldığından bahsediyor. Eğer durum buysa bahse konu arkadaşların şu suale cevap vermesi beklenir: Anti kolonyal tahayyülden vazgeçmek suretiyle bu tahayyül nasıl pratize edilebilir? Güncelleme ya da taktik denilen her neyse, aslolan teoriyi iptale kadar gidebilir mi? Apocu harekette temsilini bulan anti kolonyal fikriyata ne oldu? Bu fikriyattan geriye ne kaldı?
Bir kere her teori gibi anti kolonyal teori de bir inşa faaliyetidir. 1960’larda büyük şehirlere ve Avrupa’ya giden Kürt öğrenciler, aydınlanmacı bir eğitimden geçtikten sonra sordukları ilk soru “ne yapmalı” sorusuydu. Bu kuşağın cevabı görece basitti: Kürdistan sömürgeydi ve her sömürge halk, kurtuluş için ne yaptıysa Kürtler de aynısını yapmalıydı.
Fakat her şey bu kadar basit değildi. Anti kolonyal Kürtlük dönem itibariyle siyaseten büyük oranda bir talebe imalatıydı. Modern bir eğitimden geçen Kürt gençleri siyasal modernizmi bir kurtuluş reçetesi olarak gördüler. Gençler örgütlenecek, toplum bilinçlendirilecek, ağa ve şeyhlerin modere ettiği feodalizm yıkılacak ve siyasal bilinç kazanmış topluluklar gençlerin peşinden gidecek ve de tez elden kurtuluş sağlanacaktı. Şüphesiz burada onları derin bir ideolojik yarılma bekliyordu: sınıfsal kurtuluş mu, ulusal özgürlük mü?
Ezilen bir halkın bu yeni kuşağı değişim konusunda hayli iddialıydı. Her ne kadar kısık sesli itirazlar görülse de, gençlerin kahir ekseriyeti ulusal özgürlük ile sınıfsal kurtuluşu aynı anda verme kararındaydı. Yani sadece bağımsız Kürdistan değil, sosyalist bir Kürdistan hedefini kuşandılar; sadece sosyalist bir Kürdistan değil, bağımsız ve sosyalist bir Türkiye hedefini de gözettiler.
Bu türden komple bir anti kolonyalizm fikriyatı pek tabi ki cepheyi genişletecekti: dört ayrı devlet ile mücadele etmek yetmezmiş gibi, kapitalist hegemon dünyaya karşı da mücadele verilecekti. Bu da yetmeyecek halkın kendisi ile mücadele edilecekti; feodalizm, burjuvazi ve pre modern kurumlar yıkılacak ve iş bu şekilde hem ulusal özgürlük hem de sınıfsal kurtuluş aynı anda gerçekleşecekti. Bu elbette ancak örgütlenme ve messiyanik şiddet ile mümkün olacaktı. Kürt örgütleri kendi yapılarını sıradan bir parti olarak görmek yerine kutsal bir yapı olarak gördüler, kendi liderlerine kutsiyet atfettiler, kendi ütopyalarını halkın yurdu olarak bellediler. Ve bütün bu hedefler şiddet olmaksızın gerçekleştirilemezdi. Yani yumurta kırılmadan omlet olmayacaktı. Bu ideallerle carileştirilen ütopyanın ilk büyük krizi içsel bir krizdi ve iki Said feda edilerek bu kriz ötelendi. Bu andan itibaren modernist anti kolonyal Kürtlük sadece dışa dönük değil; toplumun içine doğru seferber edilen bir içsel şiddetle dizayn edildi.
Bilhassa 1980’lerden itibaren modernist anti kolonyal Kürtlük aynı zamanda eli sopalı bir Kürtlük olarak inşa edildi. Esasen Kürt anti kolonyalizmi, 1960’lardaki başlangıç itibariyle Sovyetik bir tahayyüldü. Sovyetik bir inşa olmasının bütün zaaflarını bağrında taşıdı. Bir kere Kürt anti kolonyalizmi başlangıç itibariyle ulusal kurtuluş hareketlerinin teorisi içinden değil, Lenin ve Stalin’in teorilerinin içinden doğdu. Dönemin hatıratlarına bakılırsa Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi ile Stalin’in ayartıcı popülizmi Kürt anti kolonyalizminin ebesi ve başlangıç fişeği olduğu görülecektir. Celadet bile Ronahî dergisinde bu geleneğe selam vererek yol alma ihtiyacı hissederken, Cegerxwîn gibi şairler daha da ileri giderek bu ideolojik düzeneğe mehdi gözüyle methiyeler dizdi.
Bu sebeple Kürt anti kolonyalizmi esasen bir soğuk savaş imalatıydı. Öncü kişilikler toplum üstüydü, yanılmazdı ve tek temsil rolünü her açıdan üstlenebilirdi. Bu çerçevede 1960-1980 arası neredeyse bütün Kürt örgütlerinin rol modeli Sovyetlerdi. Bu sayede Stalinizm bir gömlek olarak dikilip kolayca halka giydirildi. Parti hem bir yurt olarak hem de bir ulus olarak hatta hem de bir sınıf olarak tahayyül edildi. Beşinci kongreden itibaren ise hem yurt fikri, hem ulus fikri hem de sınıf fikri tek bir şahısta birleştirildi.
Böylece modern Kürtlüğün özgürlükçü, demokrat ve ezilen bilinci hiyerarşikleştirilerek budandı. Bununla birlikte Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı, reel sosyalizmin kaderiyle bütünleştirildi. Ulusal kurtuluşçu hareketlerin teorisi ve siyasal başarıları her nedense görmezden gelindi ve yine her nedense Sovyetlerin yenilgisi Kürtlerin tarihsel yenilgisi veya yenilgiyi hazırlayacak kaçınılmaz son biçimde kodlandı. Şimdilerde bile hala Kürtlerin devlet ya da statü sahibi olamaması öyle ya da böyle reel sosyalizmin yıkımı ile ilişkilendiriliyor. Ancak yine de ideolojik olarak anti kolonyal Kürtlüğün neden Sovyet sosyalizminin bir uzantısı olarak formüle edildiği hala araştırılması gereken bir mesele. Dünyada değişik sosyalist akımlar vardı, Kürt hareketinin kadroları Avrupa’da, Lübnan’da ve başka yerlerde değişik sosyalist hareketlerin deneyimlerini yakinen gördüler. Ama neden Stalinist bir Sovyetçiliğe takılıp kaldığını anlamak zor.
Öbür yandan Stalinizmin sadece tek adamcılığı değil, toplum içinde örgütlendirilmiş modernist şiddeti ve başka fikre peşinen kapalı doğmatikliği de Kürt toplumuna transfer edildi. Öyle ki cezaevlerinde bile Stalinist sembolik şiddet işbaşındaydı, Murathan Mungan’ın, Michel Foucault’nun kitaplarının bile yasaklanması başka türlü nasıl açıklanabilir ki.
Bahse konu Kürt anti kolonyalizminin başka hastalıkları da vardı. Bir kere Celadet kuşağının bütün çabalarına rağmen bu Kürtlük eninde sonunda bir Türkçe imalatıydı. Partilerin sadece eğitim ve medya dili değil; mobilizasyon, düşünce, istihbarat ve hatta yer altı dili dahi Türkçeydi. Diğer bir ifadeyle anti kolonyal Kürtlük, modernist Türklüğün yer altı şubesi gibi formüle edildi. Sorun bir yerde neredeyse tamamen “Kürt deri, Türkçe Maske” anlatısıydı. Kürtçeden üreyen Kürtlük ile hiçbir zaman barışık olmadı. Her ne kadar kültürel manada Kürtçe vurgusu olsa bile, Kürtçe, Türkçenin yedek lastiği bile olamadı. Kürtçenin kültürel havzası bir botanik bahçe olarak kodlandı ve buradan beslenen Kürt yurtseverliği ilkel ve çağdışı olarak ideolojinin dışına atıldı.
Bu anti kolonyal tahayyül hemen her zaman bir Türklük kıyası ile icra edildi. Celadet, Cegerxwîn, Cibranli Xalit, Şeyh Said, Seyyid Rıza’nın mirasına bağlı kalmak kimi zaman hor görüldü, bunun yerine Deniz’lerin, Mahir’lerin mirasına bağlılık ideolojik sermaye olarak yüceltildi. Türklüğün sol şubeleri bir manevi rehber gibi her an ideolojinin içine davet edildi. Anti kolonyal tahayyül kimi zaman devrimci ama daha çok restorasyoncu bir öz ile politikleştirildi. Kemalizmi güncellemek, Cumhuriyeti restore etmek, Kürtlüğü devlete katmak, devletin demokrat kanadı olmak gibi sürekli ayartıcı bir içerikle devam edildi. Anti kolonyal Kürtlük, modernist cumhuriyetin üvey çocuğu olarak kodlanarak her ikisinin uzlaştırılması, yani baba ile üvey evladın barıştırılması temel mesele haline getirildi.
Bu tarz Kürtlüğün havsalasında merkez hiçbir zaman Kürdistan olmadı. Kürdistan en iyi ihtimalle Ankara’nın hakkı yenmiş, egzotik bir taşrası olarak görüldü. Bu sebeple legal ya da illegal 1960’ların bütün Kürt örgütlerinin yüzü Ankara’ya dönük oldu. Ankara ile kavga ederken bile bir gözü ondan gelecek reçetedeydi. Tam da burada Bhabha’cı manada şu soruyu sorabilmeliyiz: Kürt modernitesi, egemen Türk modernitesine yalnızca karşı çıkmak üzere mi inşa edildi yoksa onun anlamsal kategorilerini taklit ederek mi kendisini kurdu?
Öyle ya da böyle modernitenin tarihinden biliyoruz ki, her modernlik teşebbüsü bir siyaset biçimi üretir. Kürt modernleşmesinin politizasyonu 1960’lardan bu yana geniş ölçüde anti kolonyal bir siyaset üretti. Bu haliyle Kürt modernleşmesinin ürettiği özneleşme siyaseti büyük bir kriz yaşıyor.
Pek tabi ki bu anlam krizini sadece hareket(ler)in içsel süreçleriyle, fikirsel arayışlarıyla, tek adamın tercihleriyle ve hatta Kürtlerin kendi iç dinamikleriyle açıklayamayız. Dünya siyasetinde yaşanan değişim ve kırılmalar, İngiliz siyasetinin bir türlü Kürt anti kolonyal fikriyata ikna olmaması, uluslar arası siyasetin Ortadoğu jeo-politiğindeki muhafazakar ısrarı, bölgenin egemen devletlerinin küresel siyasete uyum performansları ile devlet dışı organizasyonlara dünyanın giderek dar kılınması gibi faktörler de sürecin bu hale evrilmesindeki en etkili unsurlardı. Dolayısıyla yukarıda altını çizdiğim infilak durumunu bu türden gelişmelerle birlikte okumak son derece mühim.
Ezcümle sebep her ne olursa olsun bugün itibariyle 1960’lar patentli anti kolonyal Kürtlük, özgürlük ve eşitlik ufkunu yitirmiş bulunuyor. Artık bu Kürtlüğün sonu pasif devrimlerin sonu ile aynı olacak görünüyor.
Ne yapmalı!
Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i isimli eserinde devrimci mücadelelerin, burjuva devrimleri gibi zaferden zafere koşamadığını; şimdilerde bizim başımıza geldiği gibi mücadele tarihinin yenilgilerle, dönüp yeniden bakmalarla yoğrulan zigzaklı bir grafiğe sahip olduğuna dikkatimizi çeker. Bundan sebep biz de Marx’ın öngördüğü üzere kendimize, tarihimize, anti kolonyal ruhumuza dönüp yeniden bakmamızın gerektirdiği bir tarihsellik yaşıyoruz. Öyleyse ne yapmalı, nasıl yapmalı?
Kabul etmek acı gelebilir ama geleneksel Kürtlük gibi, modernist Kürtlük de yenildi. Ancak yine de geleneksel Kürtlük varoluş çekirdeği ekseninde direnirken, modernist Kürtlüğün ana akım siyaseti neredeyse bütün varlık sebeplerinden ricat etmiş görünüyor. Bugün itibariyle şu sorunun cevabı üzerinde düşünebilmeliyiz: “özgürleşme ideolojisi olarak ortaya çıkan bir fikriyat, nasıl olur da süreç içerisinde başlangıçtaki iddiasını neredeyse tamamen çürüten karşıt bir noktaya evrilir?”
Bu soruya vereceğimiz cevap sadece dünümüzü açıklamaz, yarınlarımızı inşa etmeye de yardımcı olacaktır.
Belki de yeni bir Kürtlük tasavvuru üzerine düşünmeliyiz. Belki de daha genel manada şiddeti mutlak manada red eden, özgürlükçü ve eşitlikçi yeni bir ezilen bilinci üzerine kafa yormalıyız. Ama nasıl?



Ülkemizi sömürgeleştirmiş dört devlet ve milletin en gelişkin dili şiddettir ve sen bu dili konuşamıyorsan onlarla hiç bir sorunu konuşamazsın! Bence evet kendi dilini konuş ama düşmanın anladığı dili de meşru zeminde öğrenmek ve yeri geldiğinde kullanmak kaçınılmazdır!
Hêja sihetxweş, nivîseke gelekî xurt e. Weke her carê kêfeke helbestî jî dide mirov, çawa ku mirov ji Seîdê Kurdî werdigre, ji Benjamîn werdigre. Ez vê lê zêde bikim. Êdî pirr aşkere ye ku divê mirov nexweşîna ku Jan Îlhan Kizilhan jî balê bir ser derî çav neke. Çimkî çawa ku Zîzek ji bo ÎŞÎDê gotibû “xerabîya IDê”, hema hema piştî salaên 2000î zêdetir jî piştî 2007-2010an êdî mijara sîyasetê betal bûye, mijara psîkyatrîyê/klînîkê dişuxile. Çi ye qesta min ji vê yekê, “rêgeza rastîyê” winda bûye di nav komeke serdest a PKKê de. Tiştên ku ew dipeyvin, dibêjin û dikin tu eleqeya wan a rastîyê nîne. Lewma mirov semptoman ne wekî lêgerîna nexweşînekê, rasterast eynîmîna nexweşînê qebûl bike nikare ji nav derkeve.